18 Kasım 2013 Pazartesi
Stephan Micus : "Dile Minnet Eylemeyen Adam"
Oldum olası World Music ya da Etnik Müzik janrları altında akustik tabanlı olarak icra edilen müziklere ilgi duydum. Dünyayı birileriyle paylaştığının bilincinde olmaktan olsa gerek, kullanılan enstrüman türlerinin yoğunluğu, dilleri ne olursa olsun, dünyayı paylaştığım insanların duygularını anlamaya özellikle çaba gösterdim. İşte tam burada da multi-enstrümantalist ancak bunu tek bir coğrafyaya sınırlı kalmadan Dünya'nın herhangi bir yerinden enstrümanları bir araya getirerek yapan Stephan Micus'la yolumun kesişmesi, pek çok konuda algımı değiştirdi.
Dünya üzerindeki pek çok farklı dile ait ezgileri dinleyip, biraz özümseyebilmiş insanlar için bir yerden sonra hangi dili kullandıkları pek de önemli olmuyor, zira notaları benliğinizden içre bir şekilde kabullenmeye başladıkça, onların duygularını pekala rahatça anlayabiliyorsunuz. Stephan Micus dinlemeye başlayan pek çok insanın kafasını ilk kurcalayan sorulardan biri "bu adam hangi dilde söylüyor yahu" oluyor. Micus'un tüm şarkılarını kendi uydurduğu bir dilde söylediğini öğrenmenizden ve bunu bilerek dinlemenizden sonra algınızdaki değişikliği de yavaş yavaş farketmeye başlıyorsunuz. Nesimî "Arabi Farısî bilmem dile minnet eylemem" diyerek Dünya düzenine karşı isyankar bir biçimde meramını nasıl anlattıysa, Stephan Micus'da aynı düzene isyanla 16 yaşında başladığı yolculuğuyla bizi de aynı isyana ortak ederken bu süreçte düzene karşı olan algımızı da değiştiriyor.
Pek çok yerde Stephan Micus'u "bir konserlik sürede dünya turuna yaptırabilen insan" diye tanımlıyor oluşum da yukarıda anlattığım sebeplerle. "Ocean" albümüyle bize hala yabancı bir ekosistemle harmanlanırken, "Desert of Poems" albümünde "Çöl" kavramının bize yaşatabileceği, daha doğrusu Çöl'ün kendi insanlarına yaşattığı her duyguyu bize akis ettirebilecek bir notalar silsilesiyle karşılaşıyoruz. Dünya'nın zıtlıklarını sonsuz saflığı ile bilinçaltımızda muhafaza ettirebiliyor Stephan Micus. Zannediyorum ki dünya dışı varlıklara kendimizi garip ses kayıtlarıyla değil Micus'un müziğiyle anlatmaya çalışsak, dünyamız ve insanoğlu hakkında ciddi oranda bilgi aktarabiliriz.
15 Kasım 2013 Cuma günü Salon İKSV'de iştirak ettiğim konseri hakkında pek de söyleyeceğim birşey yok. Organizasyonun veya icranın kalitesi zerre kadar umrumda değil. Dünyayı daha iyi tanımaya mücadele eden biri olarak, dünyayı benden daha iyi tanımış bir insanla multi-disipliner bir kültür alışverişinde bulunduk yeryüzünün ezgileri aracılığıyla, hepsi bu...
24 Eylül 2012 Pazartesi
Bilinçaltına Çapraz Sorgu - Hassan Khan Retrospektifi
Hassan Khan, insanoğlunun medeniyeti boyunca yarattığı içsel sorunsalları ve hem bireysel hem toplumsal dışavurumları Yerellik ve Evrensellik çerçevesinde karşımıza Müzik ile sentezleyerek bizlere sunuyor. Bunları sunarkende monotonluktan sıyrılmış bir şekilde, tam da aksi doğrultuda bizleri çapraz ateşe tutarcasına bunu yapıyor.
Özellikle gözlemlemenin önemine değinircesine ortaya çıkardığı The Hidden Location (2004) adını taşıyan "Dört-Kanallı" video çalışmasında, biz seyircileri hatta doğru tabirle gözlemcileri bir detay avına ve yorumlama macerasına sürüklüyor. Tüm bunlar olurken de videodaki gözlemleme deneyimleriyle kendi gözlemlerimizi kıyaslama imkanı dunuyor.
Hassan Khan tüm bu sentezleme sürecinde Şaabi müziğini kullanarak bizleri yerellik etkisinin altına almayı ihmal etmiyor. Jewel(2010) isimli video çalışmasında medeniyetin gelişme sürecindeki algı değişikliklerini bize iki insanın içgüdüsel basit dansının aslında tarihi yorumlama sürecinde ne derece kompleks olduğunu hatırlatıyor.
Sergideki Alphabet Books ve Diagrams gibi çalışmaları başta olmak üzere tüm öğelerde imgelerarası bir yolculuğa çıkıyoruz. Hassan Khan'ın derdini imgelerle anlatma çabası gütmemesine rağmen, serginin genelinde oluşan "çapraz ateş"-"çapraz sorgu-lama" eksenli hava içerisinde tüm yorumlamalarımızı bu doğrultuya istemsizce taşıyoruz.
Hassan Khan sergisi 6 Ocak 2013 tarihine kadar açık ve SALT'ın oluşturduğu gayet yoğun bir yorumlamalar-atölyeler programına sahip. Bence son zamanların en iyi Retrospektif çalışmalarından biri, mutlaka ziyaret edilmesini öneririm.
6 Eylül 2012 Perşembe
Akira Kurosawa'ya Saygıyla...
Günümüzde sinema filmlerinin, özellikle Hollywood filmlerinin, bu kadar izleyici toplaması, kimi zaman şahsımı şaşırtsa da, Doğu menşeili filmlerin değerlerinin geç de olsa anlaşılmasını sağlamakta ve saklı kalan bu filmler keşfedildiğinde ise sadece o coğrafyanın sinema kültürünü değil, insanından o ülkenin tarihine, tarih boyunca insanların değişen yaşam şekillerinden alışkanlıklarına kadar her şeyin öğrenilmesini mümkün kıldığı görülerek, Doğu filmlerinin değerlerinin ne derecede önem arzettiği ortaya çıkmaktadır.
Bugünün önemi ise 6 Eylül 1998'de dünyaya gözlerini kapayan Japonya'nın en büyük yönetmenlerinden, senaristlerinden biri olan Akira Kurosawa'nın ölüm yıldönümü olması. Filmlerinin bugüne kadar yönetmenlerin üzerinde etkisinin olması ve yakın zamana kadar Hollywood sektörü içerisinde bazı filmlerinin yeniden çekilmelerinin gündeme gelmesi, Kurosawa'nın filmlerinin ne denli evrensel bir yapıda olduğunu göstermektedir.
Kurosawa'nın filmlerinde temel olarak görebileceğimiz gerçekçi ve gerçekçi olmayan anlatımın aynı anda anlatımıı, filmlerinin etkisini daha da arttırarak, anlatım gücünün seyirciler üzerinde yoğunlaşmasına neden olmaktadır. Örneğin, Seven Samurai filminde görebileceğimiz dönemin halkının özelliklerini gerçekçi bir dille anlatırken, anlatımında bir masalsı yapının da varlığını görmekteyiz.
Diğer taraftan sinemanın en önemli özelliği olan zıtlıkların kullanımını da başarılı bir şekilde uygulamıştır. Yine aynı film üzerinden gidecek olursak Seven Samurai'ın birbirinden farklı karakterlere sahip samurayları, filmde dengeli bir şekilde yerlerine koyarak, Kurosawa başarılı bir filme imza atmıştır. İnsanın birbirleriyle olan ilişkilerini açık bir dille anlatması, bunun yanı sıra filmdeki karakterlerin konu ile olan etkileşimlerini de açıkça anlatması gözden kaçmamaktadır. Bu durum Kurosawa'nın yönetmenlik kariyerinde Mosfilm ile çalışmasına da yardımcı olmuş, Rus filmlerinin de tipik bir özelliği olan hayattan kesitleri olduğu gibi aktarılması yönetmenliğinde etkili bir özelliğinin olduğunu göstermiştir.
Akira Kurosawa denildiğinde yalnızca filmleri değil, kendi açımdan, filmlerinin çoğunda görev verdiği aktör Toshiro Mifune'den de bahsetmeden geçmek mümkün değildir. 14 yıllık beraber çalışma ve bu 14 yıla sığan 17 film Hem Kurosawa'nın hem de Mifune'nin kariyerlerinin, Japonya ve dünya sinemasında önemli birer örnek ve başarılı kişiler olmasını sağlamıştır.
Akira Kurosawa'nın yönetmenliğini yaptığı filmler:
1993: Madadayo / Not Yet
1991: Hachigatsu no kyoshikyoku / Rhapsody in August
1990: Yume /Dreams
1985: Ran
1980: Kagemusha
1974: Dersu Uzala
1970: Dodesukaden / Clickety-Clack
1965: Akahige / Red Beard
1963: Tengoku to jigoku / High and Low
1962: Sanjuro
1961: Yojimbo / the Bodyguard
1960: Warui yatsu hodo yoku nemuru / The Bad Sleep Well
1958: Kakushi toride no san akunin / Three Bad Men in a Hidden Fortress
1957: Donzoko / The Lower Depths
1957: Kumonosu jo / Macbeth
1955: Ikimono no kiroku / I Live in Fear
1954: Shichinin no samurai / The Seven Samurai / Yedi Samuray
1952: Ikiru / Living
1951: Hakuchi / The Idiot
1950: Rashomon / In the Woods
1950: Shubun / Scandal
1949: Nora inu / Stray Dog
1949: Shizukanaru ketto / The Quiet Duel
1948: Yoidore tenshi / Drunken Angel
1947: Subarashiki nichiyobi / Wonderful Sunday
1946: Waga seishun ni kuinashi / No Regrets for My Youth
1946: Asu o tsukuru hitobito /Those Who Make Tomorrow
1945: Tora no o wo fumu otokotachi / Walkers on the Tiger's Tail
1945: Zoku Sugata Sanshiro / Sanshiro Sugata Part Two
1944: Ichiban utsukushiku / The Most Beautiful
1943: Sugata Sanshiro / Sanshiro Sugata
1941: Uma
2 Aralık 2011 Cuma
Film Tanıtımı: Distopik Filmler
Geçmişten günümüze sinema ve edebiyat alanında fazlaca gördüğümüz bilim-kurgu türü ürünlerin içerisinde sıkça karşımıza çıkan ütopik veya distopik öğeler aslında kendi başlarında birer öğe olarak bize sunulan türlerdir. Ancak bu türlerin sıkça birarada bulunması, bize sanki ayrılmaz öğelermiş gibi görünmektedir. Örneklerini de gördüğümüz bu tür filmler/kitaplar kendi başlarınca bir ürünü oluşturabilmektedirler.
Distopya ve ütopya iki farklı şey olarak söylesek de aslında ikisi de birbirinden beslenmektedir. Ütopya geleceği daha olumlu ve güzel bir şekilde yansıtmayı planlarken, distopyalarda yani anti-ütopyalarda geleceğin daha karanlık ve kötü taraflarının olacağını belirterek bu yönde fikirlerini sunar. Bu hafta sizlere 3 farklı distopik film ile türün örneklerini tanıtmaya çalışacağım.

THEY LIVE (1988)
John Carpenter'in yönetmenliğini yaptığı bu film az önce yukarıda da bahsettiğimiz gibi bilim kurgu türüyle bir hayli iç içe olan bir distopya örneği olarak gösterilebilir. Tipik bir Hollywood filmi olan They Live, uzaylıların istilasından sonra gizli mesajlar içeren yazıları gözlüğü sayesinde gören bir işçinin maceralarını anlatmaktadır. Bu gizli mesajların içeikleri insanlara yapmaları gerektiği şeyleri söylemekte, onların hayatlarını şekillendirmektedir. Bilim kurgu ve distopyanın birarada sunulduğu bu film John Carpenter'in bu türde izlenebilecek filmlerinden biridir.

NINETEEN EIGHTY FOUR (1984)
Red Snapper İstanbul'da
20 Yıllık geçmişi olan grubun müziği pek çok müzik eleştirmeni tarafından tanımlanamazken, kendileri "Deneysel" deyip geçmeyi uygun buluyor.
2002'de dağılan grup üyeleri, bir süre solo çalışmalara yöneldikten sonra bir Jam Session'un ardından yeniden bir araya gelme kararı aldı.
Red Snapper bugün İstanbul'daki konserinin ardından yarın da Ankara-Saklıkent'te sahne alacak.
Red Snapper'ın son albümü Key'in parçalarından Architectronic'i sizlerle paylaşıyoruz.Ayrıca Genişletilmiş Baskı ekibi olarak bugün Ghetto'da olacağımızı da dipnot olarak ekliyoruz.

